Başladığım Yere
Biliyordum, görüyordum. Tahmin ediyordum. Ya yanılmam gerekiyordu, ya da tecrübelenmem için bazı şeyleri deneyimlemem gerekiyordu. Sebep neydi bilmiyorum ama sonuç buydu onu çok iyi biliyorum. Ne olursa olsun tek seçenek buydu. Eğer bu yoldan, bu çizgiden devamsa tek seçenek buydu, bu olmalıydı. Attığım ilk adımda dahi böyle hissettirmesi boşuna değil yani.
Yıllar öncesine dönelim. Hani o klişe sahneye. Çocukluğumuza inelim hesabı olur ya. Ha işte ona doğru bir bakalım azıcık. Fotoğrafçılığa heves ettiğim ve araştırmaya başladığım o an. Antalya’dayım, dedemlere yaz tatili için gelmişiz. Hem tatil, hem akraba ziyareti hesabı olan cinsinden işte. O zamanlarda telefonlar internete yeni yeni girmeye başlıyor ve o kadar çok yavaşki bir şeyler araştırmak, okumak neredeyse ölüm ancak elde o olunca odak noktan hız değil de araştıracağın içerik oluyor sonuçta. Kafamda dönen fotoğrafçılık, eğitim vs içeriklerini Uşak’a geri döndüğümde nasıl halledeceğime bir göz atıyorum. Olabildiğince tabi. Bir taraftan da fotoğrafçılıkla ilgili yeni yeni şeyler gözlemleme imkanı elde ediyorum. İlk adım. İşte bu kadar basit. Oturduğun yerden olunca diğer adımların da basit olmasını bekliyorsun ya işte o öyle olmuyor.
Geniş geniş fotoğrafçılık anısı anlatmayacağım bu kısa yazıda. Sadece içimde olan mutluluğumun bir parça damlaması olacak bu yazı. Yani en azından ben öyle olacak diye düşünedurayım.
Aldığım fotoğrafçılık eğitimi, fotoğrafçılığı hobi olarak bırakmayıp mesleğe dönüştürmem, bilgisayar başında fotoğraflar üzerinde çeşitli oynamalarım ve üniversitedeki farklı alanlardaki farklı keşiflerimle ben onca deneyim sonunda zor da olsa bulabildim. Evet fotoğraf olduğu sürece her türlüsünden keyif aldım bu zamana kadar ancak spor fotoğrafçılığı deneyimi benim için bambaşka oldu.
Hiç bir zaman tribün de taraftar olamadım. Desteklemeyi, bağırmayı sevmedim. Hele futbol tribünleri mi benden uzak olsun. Ağızlardan sigara eksik olmaz, küfür desen nefes alıp vermek gibi doğal bir parça, hele de maç günü alınan o alkol ve maç anında kendini tanımayan onca insan. Bir de hepsi bir arada olunca gerçekten boktan bir ortam. O yüzden olsa gerek yıllardır süre gelen bir tribünden çekilme var. Ama salon sporlarında öyle bir durum söz konusu değil. Destek de var, izleme de, keyif almak, kendini oyunun hızlı akışının içine kaptırmak.
Futbol, basketbol, hentbol, voleybol, masa tenisi gibi bir çok spor dalının içerisinde yer aldım yıllarca. Basketbol içlerinden en iyi olduğumdu ve yıllarca da amatör olarak mücadele ettim. Ama her alanda olduğu gibi liyakatsizlik, torpiller, baskılar. Benim ufak çaplı sakatlığımdan sonra kaçan bir sezon ve kırılan umutlar derken bir daha üzerine gidip ilerlemek nasip olmadı elbette.
Uşak bir çok alanda eksik ve küçük bir şehir. Ancak öyle bir dönemde büyüdüm, basketbolu öyle bir dönemde keşfettimki o günler halen gözümün önünde. Fotoğrafları göreyim, o günleri eskilerle konuşalım, geçmiş videoları izleyeyim yine aynı duyguları yaşıyorum resmen. Şehre basketbolu aşılayan, o kitleyi yakalan bir takım, 2.lig, 1.lig derken süper lige çıkması. Süper lig ortamında büyük takımlarla dişe diş mücadelesi ve her anını takip eden bir ben. Hatta koca bir şehir.
Öyle bir döneme geldi ki bu süreç, hem sevdiğim, etkilendiğim dönem, hem oynadığım dönem, hem de fotoğraflamayı öğrendiğim ve deneyimleme fırsatı yakaladığım dönem.
Üniversite yıllarımda tanıştım basketbol fotoğrafçılığıyla. Daha doğru habercilikle yani foto muhabirliğiyle. Bölümümüze ait olan internet sitesi için haber yapıyorduk. Gönüllü olarak. Ve büyük bir tecrübe elde etme imkanı yaşıyorduk. Özellike spor haber editörlüğe gelmem, maçlara gidip haber yapmam ve fotoğraflar çekiyor olmam paha biçilmez bir deneyimdi. Spor fotoğrafçılığını ben o yıllarda tanıdım sevdim ama hikayemiz yarım kaldı. Önce bize engel oldu sistem. Almadı, kabul etmedi. Her alanda olduğu gibi öğrenci oradan da uzaklaştırıldı. O sezon sonuda zaten takım önce süper lige veda etti, daha sonra 1.lig den devam etmek yerine komple kapatıldı. Sahipsiz bırakıldı.
Sevemedim bir türlü, kurgu yaparak fotoğraf çekmeyi. Abicim şuraya geç, şöyle dur, gülümse çekiyorum demeleri. O kopyala yapıştır pozlarlar çekilen düğün fotoğrafları mesela. Hiç sevemedim. Hiç bana göre değildi. Çekmeyi denedim ancak para kazanmak için dahi yapasım gelmedi. Yapamadım da. Fotoğrafçı dediğin, anı ölümsüzleştiren insandı benim için. Ana müdahale eden değil, akışı kurgulayan ya da şekilendiren olmamalıydı. O anı en iyi şekilde kadrajına taşıyan ve yıllar yıllar sonra torunları dahi fotoğraflara baktığında aynı şeyleri hissedebilmeliydi. Moda diye kopyala yapıştır sistem olmamalıydı. Dolaba, harddisklere saklanacak onlaraca görüntü kirliliği olmamalıydı. O yüzden kabul görmedim sektör içerisinde. Bende kendimi geri plana çekerek sadece para kazanmak adına masa başında tasarımlar yaparak geçirdim onca yılımı. O anıların olmayan şekilde gösterildiği, iğrenç onca içeriği düzeltmeye, yine olmadıkları bir biçime getirmeye çalışarak yıllarımı harcadım hep.
Çarklar hep sonra sonra yerine oturuyordu ama en azından yaşadıklarımdan bir şeyler çıkarmak ve deneyimlediğim her alanın hakkını verip, tecrübelerinden fazlasıyla yararlanarak arkama almak güç kazandırdı bana. Diyorum ya işte her şey en baştan belliymiş ve en başa geldim yine. Başladığım yerdeyim. Tutkuyla fotoğraf çekiyorum. Akışa müdahale etmiyorum. Ben yokmuşum gibi olay gelişiyor. Ben olmasam da olacak zaten o olayda değişen bir şey de yok hatta. Ben sadece akan o görüntüleri yakalamaya çalışıyorum. Anlamlı, görsel ve hikayesi zengin bir biçimde. Dönüp bakanın orada olmasa bile hissedebileceği, orada olanların tekrardan yaşayacağı ve hatta bizzat ana kahramanların yıllar sonra bile baktıkça unutmayacağı kareler. Paha biçilmez bir şey bunu yapmak, ileriye onlar için, bir başkası için bir anı bırakmak.
Böyle başlamıştım her şeye de yıllar önce. Önümde bir akış olsun ben onu yakalayayım. O akışa farklı dokunuşlar yapıp zengileştireyim demiştim. Sonra akış beni farklı bir yere çekti ama şu an tekrardan başladığım noktadım. Bu sefer tek bir farkla; daha güçlü, daha azimli, daha tecrübeli ve daha çok istekli…
Son Yazılar
Yapay Zekâ Neden Herkese Aynı Sonucu Vermiyor?
Yapay zekâ son yılların en çok konuşulan konusu haline geldi. İçerik üretiminden reklamlara, iş planlarından veri analizine kadar…
Yerel İşletmeler İçin Düşük Bütçeli Reklam Stratejisi
Yerel bir işletme sahibiysen günün büyük kısmı dükkânda geçer. Ürünle ilgilenirsin, müşteriyle ilgilenirsin, tedarikle uğraşırsın. Gün sonunda kasayı…
Dijital Pazarlamada En Büyük Hata: Sabırsızlık
Dijital dünyada büyümek isteyen birçok işletme aynı beklentiyle reklama başlar, hızlı sonuç almak. Reklam açılır, içerikler hazırlanır, sistem…
Ajans mı Freelancer mı? İşletmelerin En Büyük Dijital Hatası
Dijital dünyada büyümek isteyen hemen hemen her işletme aynı soruyla karşılaşıyor: Bu işi kime yaptırmalıyım? Bir ajans mı…